İlginçİlginç Cool!Cool! BayıldımBayıldım


Zaman Aslında Göründüğü Gibi Olmayabilir; Modernizm

Farkında olmasak da günümüzde en çok dile gelen ve etkilerini her anımızda yaşadığımız bir radikal hareketten bahsetmek istiyorum.

Hazır Virginia Woolf ile az çok modernistliğin alt yapısı kafalarımızda canlanmışken hem edebi hem de tarihsel yönüyle modernizmi ele almak tam yerinde. Kendisi Latincedeki ‘modo’ kelimesi Türkçe anlamıyla ‘sadece şimdi’ anlamına gelen bir köke sahip. Bu özelliğiyle geçmişle olan bağını tamamen koparmış gibi görünse de oluşumundaki yegane unsurun geçmişten aldığı ilham olduğu da bir gerçek.

Temelleri 14. yüzyılda atılmış olsa da rönesans ve reform hareketlerinden sonra 16. ve 17. yüzyılda bir fikir hareketi anlamında kiliseye bir tepki olarak karşımıza çıkıyor. 16. ve 17. yüzyılda gelişimini sürdürerek 20. yüzyıl ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir fikir ve sanat akımı olarak tam anlamıyla kendini belli ediyor modernizm. Descartes, Montesquieu, Jean Jack Rousseau, Kant gibi düşünürler ise bir fikir hareketi olarak ortaya çıkmasında etkin rol oynayanlardan. Modernizm ve modernistlerin dünya görüşünde hümanizm, dünyevileşme, demokrasi, ilermeci ve akılcı, genel anlamıyla insan merkezci bir ideoloji yatar. Romantizme zıt düşen bu görüş aynı zamanda geleneksel olan herşeye karşı çıkarak tek nesnel gerçekliğin bilim, akıl ve sorgulamada yattığını savunur. Düşünsel ve idealist yanıyla da pozitivist anlayışın bir kolu olarak değerlendirebiliriz. Kısaca; topluma yabancılaşan ve bunun sonucu olarak iç dünyasına çekilen bireyi ele alır.

Descartes – Montesquieu – Jean Jack Rousseau – İmmanuel Kant

Romanın modernist bir yazarın elinden çıktığını anlamak zor olmasa gerek. Bu yazarlar bilinç akışı tekniğini ustaca kullanarak eserlerinde somut hikayelerden çok iç konuşma veya diyalog tekniklerini kullanırlar. Dış dünyanın aslında göründüğü gibi olmadığını, zaman ve mekanın önemsizliğini vurgularlar. Hatta ilk olarak Henry James’in uyguladığı okuyanda yazar ve anlatıcının aynı olduğu yanılgısına düşüren bir bakış açısına sahiptir. Modernistlere göre olaydan çok birey ön planda olduğu için bir olay örgüsü üçüncü bir kişi (yazarın kendisi) tarafından değil çoğu zaman eserdeki karakterin dilinden yazılır. Okuyucunun da bu anlamda eseri anlamada daha yoğun bir çaba içine gireceğini ama kesinlikle bunun eseri daha iyi anlamasını ve anlamlandırmasını sağlayacağını düşünüyorum.

James Joyce’un Ulysses(1922) eseri modernizm için bir dönüm noktası niteliğinde.

Derim ki şaraptan da şarkıdan da aziz sen, Ya bu dünya benimdir, şayet benim isen.

Ulysses, James Joyce

Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm’ü de bize satırlarda da olsa iç dünyanın ne denli hissettirilebileceğine en usta kanıt.

Sürekli değişen, hiç süreklilik kazanmayan asla samimileşmeyen insan ilişkileri. Şeytan alsın hepsini…

Dönüşüm, Franz Kafka

‘Mrs. Dalloway’ ise Virginia Woolf sayesinde varoluş anlarımızın sunduklarını bize en ironik şekilde sunuyor. Devamında Thomas Stearns Eliot, Marcel Proust, William Faulker, Ernest Hemingway, ülkemizden de Bilge Karasu, Orhan Pamuk, Sait Faik Abasıyanık, Oğuz Atay’ı sayabiliriz.

Şöyle eğlenceli bir videoyla aklınızda kalabilmesini umuyorum 🙂

https://www.youtube.com/watch?v=vDCEtnXlA4Y

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

london fashion school

Birçok Ünlü Moda Tasarımcısı Bu Okuldan Mezun Oldu!

Spora Başlayamamanın 10 Klasik Nedeni!