İlginçİlginç Cool!Cool! BayıldımBayıldım


Virginia Woolf’un Kitaplarını Neden Okumalısın?

 “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın.”

Kişiliğini ve tarzını az çok anlayabileceğimiz bir cümle kurmuş yazarımız. Virginia Woolf, sanatına büyük hayranlık duyduğum yazarlardan. Üç kitabını değil keşke bütün kitaplarını önerebilsem. Gerek hayatı gerek romanlarıyla bize birçok açıdan tecrübeler çıkartabilecek sayılı insanlardan. 25 Ocak 1882’de bir İngiliz vatandaşı olarak dünyaya gelen Adeline Virginia Stephen, tarih yazarı bir baba ve hemşire bir annenin üç çocuklarından birisidir. Doğumundan 1895’e kadar hayatının büyük bir kısmını İngiltere’nin güney ucundaki bir plaj kasabası olan St. Ives‘de geçirdi. Buradaki yazlık evinin Godvery Deniz Feneri’ne bakması yazarın ilk modernist romanı ‘To The Lighthouse’a’ (1927) eklediği sahnelerde büyük rol oynamıştır. Henüz 13 yaşındayken yazdığı kısa hikayeler bir gazetede yayınlanmaya başlamış ve aslında yazarlığa adımını bu sayede atmıştır.

Önce annesini daha sonra da babasını kaybeden yazar birden fazla intihar denemesine sürüklenen bir döneme girmişti. 1912 yılında Leonard Woolf ile yaptığı evlilik hayatının bu çalkantılı dönemlerinden sıyrılmasında ona yardımcı olmuştu. Profesyonel yazarlık hayatına ilk adımı 1905 yılında atmıştı fakat yazımı uzun sürdüğünden ilk kitabını 1915’te anca yayınlayabildi. Kitabın adı ‘The Voyage Out’ (Dışa Yolculuk). 1920 yılında I. Dünya Savaşı döneminden geçerken ikinci kitabı ‘Gece ve Gündüz’ü yayınladı. Arkasından 1931’de ‘Dalgalar’ı yayınladı ve bu eserinde romandan şiirsel bir dille tiyatro oyunu çıkarmayı amaçlayarak bir ilke imza attı. ‘Mrs. Dalloway’ ile birlikte adı ‘bilinç akışı’ tekniği ile anılmaya başlamış ve eşcinsel kimliğini bu eserle birlikte ortaya çıkarmıştır. 1929’da ‘Kendine Ait Bir Oda’ ile konusu kadın ve edebiyat olan feminizm kapsamlı bir eser oluşturmuştur. 28 Mart 1941’de ırmağa ceketinin ceplerine taş doldurarak giren Woolf arkasında sadece bir intihar mektubu bırakarak hayatına son vermiştir.

Kendisiyle tanıştığım ilk kitabı 1929 yılında yazdığı ‘Kendine Ait Bir Oda'(A Rooms Of One’s Own) kitabın baştan sona feminizm yüklü bakış açısı beni derinden etkileyen tek nokta. Basit bir konusu olsa da işleyiş biçimi sıkılmadan okumanızı sağlıyor. Kadın ve edebiyat üzerine bir tartışma ortamından çok eleştirel bir yaklaşımla edebiyat ortamını kadınsallık üzerinden yorumluyor. Kadınların entellektüel özgürlük ve mali bağımsızlığa sahip olma ihtiyacı akıcı bir modernist dille bizlere sunuluyor. Woolf dilinden şöyle de denilebilir;

“Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?”

Şimdi ‘Deniz Feneri’ (To The Lighthouse) isimli iddiali bir eserinden bahsetmek istiyorum. Burada Woolf’u bilinç akışı tekniğini kullanırken buluyoruz ve bu tekniği okuma üzerinde deneyimlemek biz okurlar için pek kolay olmuyor açıkcası. Bir hikaye akışından çok karakterlerin iç monologlarından oluşan bir kitap diyebiliriz. Özellikle Lily karakteri tüm feminist görüşleri eser boyunca yüklenerek adeta Woolf’un iç dünyasını bize yansıtıyor. Mrs. ve Mr. Ramsey adlı karakterler ise incelediğinde Woolf’un anne ve babası niteliğinde olduğu görülüyor. Bunlar eseri otobiyografik düzeyde de değerlendirebileceğimizi gösteriyor diye düşünüyorum. Sabırla ve tane tane okunmasını önererek;

“İnsan gidiyor, gidiyor, ilerliyor, ilerliyor, sonunda bir de bakıyor, denizin ortasında daracık bir tahta parçası üstünde tek başına kalmış.”

Ve yalnızca bir günü sayfalarca anlatmanın güzelliği; ‘Mrs. Dalloway’. Bilinç akışının yine ustalıkla kullanıldığı bir eser. Zaman ve ölüm kavramları üzerine, Clarissa Dalloway adlı karakterin parti düzenleyeceği bir Haziran günü anlatılıyor. Bu iki kavramı iç içe açıklayan Woolf seçimlerimiz ve vazgeçtiklerimiz arasında aslında nasıl sıkı bağı okura tanımlar nitelikte. Ayrıca depresif ruh halini karakterlerine de yansıtan yazar doğasının bu olduğunu bize yine en edebi şekilde göstermiş. Yaratıcı yönümüzü güçlendiren depresifliklerimiz olsun diyelim 🙂

Ayrıca kitaplarının ilk kapaklarını ressam olan ablası Vanessa Bell resmetmiş. Profesyonelikten çok manevi yönden değerli bir çalışma olarak görüyorum. Haftaya Woolf’tan yola çıkarak aslında hala kısmen varlığını sürdüren modernizmin üzerine konuşmayı planlıyorum. Bol okumalı haftalar 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

göbek

GÖBEK YAĞLARINIZDAN KURTULMANIZ İÇİN SÜPER ÖNERİLER!

popstil-damlakalaycık

9 Adımda Blogger Stili: Damla Kalaycık