“…aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü, dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı…”

Prenses yakıştırmasından çok daha derin anlamlara sahip olabileceğini kanıtlayan bir sözüyle başlamak istedim. Beyninin içindeki kaosu iliklerimize kadar hissettiren cümleleriyle tanıyoruz onu. Varoluşçuluğun en kadınsal simgesi Tezer Özlü. 10 Eylül 1943’de en sevdiği yazar Cesare Pavese’yle aynı gün doğuşu onu kendince şanslı kılan şeylerdendi. Kütahya’nın Simav ilçesinde dünyaya gelmiş ve eğitmen bir anne babanın üç çocuğundan birisiydi. Ailesinin İstanbul’a taşınmasıyla Avusturya Lisesinde okumaya başlamış ve dönemindekilere kıyasla iyi bir eğitim almıştı. Batı ve doğu kültürünün çatışmalarına odaklanan Özlü sonrasında Almanca’sını geliştirerek Ingmar Bergmann ve Franz Kafka gibi yazarların kitaplarını dilimize kazandıracaktır. Dostoyevski, Tolstoy, Çehov, Steinbeck, Hemingway, Camus, Sartre gibi yazarların tüm kitaplarını okumuş, varoluşçuluğu da lise döneminde hissetmeye başlamıştı.

Düzen ve güven kadar ürkütücü bir şey yoktur. Hiçbir şey. Hiçbir korku… Aklım en acı olana, en derine, en sonsuza atmışsan korkma. Ne sessizlikten, ne dolunaydan, ne ölümlülükten, ne ölümsüzlükten, ne seslerden, ne gün doğuşundan, ne gün batışından. Sakin ol. Öylece dur. Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırlan aş. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle, galerileri gez, kahvelere otur -artık hiçbir yerdesin.

Tezer Özlü Kimdir Popstil

18 yaşında kalkıştığı intihar girişimi sonrası konulan Manik Depresif Bozukluk teşhisiyle uzun bir süre psikiyatri kliniklerinde zaman geçirdi. Sözcüklerin ona hep yetersiz geldiği, ruhunun aslında karanlıkla beslendiği yazdığı her yazıda hissettirdiği şeylerdi. 1962-1963 yıllarında Avrupa’yı gezerken Paris’te tiyatrocu ve oyun yazarı Güner Sümer ile tanışıp evlendi ve Ankara’ya yerleşti. Bu sıralarda almanca-türkçe çeviriler yapıp Yeni Dergi, Yeni İnsan, Yeni Ufuklar dergilerinde yazılar yazdı. 1967’de Sümer’den ayrılıp İstanbul’ geri döndü.

1967-1972 yıllarında psikolojik tedavi ve rehabilitasyon amacıyla hastaneye yatan Özlü, bu sırada hastanede yaşadıklarını, çocukluğunu, ailesini kaleme aldığı “Çocukluğun Soğuk Geceleri”ni yazdı. İkinci evliliğini yaptığında 25’indeydi. Yönetmen Erden Kıral’dan Deniz adında bir kızı oldu fakat bu evliliği de uzun sürmedi. İlk kitabı “Eski Bahçe” 1978’de yayınlandı. 1983’de “Auf Den Spuren Eines Selbstmords” (Bir İntiharın İzinde) Marburg yazın ödülünü aldı. Devamında kitabı Türkiye’de “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adıyla yayınladı ve Kafka, Svevo, Pavese gibi yazarları bize alıştırdı. 41’inde konan göğüs kanseri teşhisiyle kliniklerden yine çıkamamaya başlayan Özlü kansere yalnızca bir yıl direnebildi. 18 Şubat 1986’da Zürih’de aramızdan ayrıldı.

Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. İnsanın kendi zavallılığından sıyrılması çok güç bir işlemdir. Ama insan bu, bir kez bu zavallılıktan sıyrılmaya görsün, o zaman yaşamı kendi egemenliği altına alabilir. İşte böylesi bir egemenlik, bir iki kişiye daha anlatmak için yazılır ya da kendi kendine kanıtlamak için. Çünkü insanın kişisel özgürlüğü, kendi dünyasına egemen olmasıyla başlar. Dünyasına egemen olan insan, acıları coşkuya, bunalımı yaratmaya, sevgisizliği sürekli aşka dönüştürebilir. Ben, dünyaya egemen olmayı edebiyatla öğrendim.

Kendisini bulduğum, aynı zamanda sayesinde kendimi de bulduğum kitap. Teknik olarak bir anlatı olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta bize Pavese, Kafka ve Svevo üzerinden iç dünyasını yansıtıyor. Herhangi bir olay örgüsünden değil Özlü’nün çıktığı yolculukta kasvetli ruh halini bize aktarma çabasında. Yaşamın ucu olarak bir odayı ele alıyor ve dinmeyen diş ağrısı onu az da olsa hissetmemizi sağlayan şeylerden sadece biri. ‘İntihar’ kelimesine sık sık yer verse de önemli olanın rastgele geçip gitmek değil insanın kendi varoluşu olduğunu bize anlatmaya çalışıyor kitabı boyunca. Çoğumuza vasiyetname özelliğinde bir kitap gibi gelebilir. Fakat böyle nitelendirmek Tezer Özlü’yü tam anlamıyla yaşayamamış olmak gibi geliyor bana. Oğuz Atay sevenlerin bu kitabına da ilgi duyacağını düşünüyorum.

Neden yazdığını anlatma çabası içinde kıvranan kitap. Özlü’nün somutlaşmış, parmaklarımıza değmiş hali. Yaşamın egemenliğini başka birinden çok kendi kendine kanıtlayış hali. Özlü yurtdışındayken Türkiye’deki dergilere yazdığı, dünya edebiyatıyla, sinema ve tiyatroyla kurduğu ilişkiyi kendi edebiyatı içinden yorumladığı yazılardan oluşuyor. Katıldığı festivaller, yaptığı röportajlar, sanat ve yazarlar hakkındaki görüşlerini bize gri bir anlatımla sunuyor. Belki de Tezer Özlü’yle tanışmak için ilk okunması gereken kitabı bu olmalı çünkü çok yönlülüğünü ve edebiyata,sanata,hayata bakış açısını kendi samimiliğiyle bu kitapta yazdığını düşünüyorum. ‘İnsanlar ve Politikacılar Kendi Yarattıkları Sistemin Tutsağı Oldular’ kısmındaki Tarkovski röportajını da ayrıca ele almanızı öneririm.

Aslında bir senaryo olarak yazılan fakat Özlü’nün vefatından sonra 1998 yılında yayınlanmış bir kitap. 6 yaşında bir çocuk anılarıyla başlayıp çocuğun büyüme ve kadın olma yolculuğu ele alınıyor. O kadının aslında hepimiz olduğu ‘yabancılaşma’ ve ‘gitme’ kavramlarını üzerinden bize gösteriyor. Herhangi bir isim olmaksızın sadece Kadın olarak bize anlattığı karakter fiilen gibi görünse de aslında ruhen olan yolculuğunu bizimle paylaşıyor.

Kısacası Tezer Özlü demek;

“Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum, yaşayamıyorum, ölemiyorum.”

rihanna dava popstil

Riri Babasını Mahkeme Önüne Sürüklüyor!

merdivende oturan adam

Sokak Stilinde Dikkat Çeken Turuncu